SİYASAL VE DİNSEL RADİKALİZMİN VE FANATİZMİN KÖKENLERİ    (5)    

Değerli okurlarım; geride bıraktığımız hafta dizi yazımı I. Dünya Savaşı galiplerinin miras bıraktıkları iki meseleye : Filistin ve Kürt Meselelerine temas edeceğimi diye yazarak sonlandırmıştım.

           Önce Filistin Meselesi ile başlayalım..

            İngiltere, Lord Balfour’un Lord Rothschild’e yaptığı vaatleri gerçekleştirmeyi başarmıştı. Bu da Filistin’de Yahudiler için ulusal bir yurt kurulmasıydı. Versay Barış Konferansı, yeni bir uluslararası örgüt olan Milletler Cemiyeti’ni kuran anlaşmaları da barındırıyordu. Yeni kurulan bu örgütün bürokrasisi de İngiliz egemenliği altında olacaktı. Yani, İngiltere Milletler Cemiyeti Mandası adı altında Filistin’in yönetimini ele geçirmişti.

             İngiliz imparatorluk jeopolitiğinin kurucusu olan ve Balfour Deklarasyo’nun koyu destekçisi  Sir Helford Mackinder, Arap dünyasını “Geçiş Bölgesi” diye nitelendiriyor ve yeni bir dünya düzeni, küresel bir imparatorluk kurma hedefindeki İngiliz projesinin merkezinde yer aldığını yazıyordu. Mackinder,”Kudüs’ün yüksek kalesi, dünya gerçekleri açısından stratejik bir konuma sahiptir. Ortaçağdaki ideal konumundan ya da eski Babil ile Mısır arasındaki stratejik konumundan günümüzde de esas olarak farklı konumda değildir.”(*)diyordu.

                1919’da, İngiliz İmparatorluğu’nun savaş sonrası jeopolitik dünya hakimiyeti stratejisine bir yol haritası olması amacıyla yazılan Democratic Ideals and Reality (Demokratik İdealler ve Gerçekler) isimli kitabında, Mackinder :”Dünyanın kalbinde ve Arabistan’da büyük önemle ele alınması gereken belli stratejik noktalar vardır ki bu noktalar, sahip olunduğu takdirde dünyaya hükmetmeyi kolaylaştırabilir veya engelleyebilir…. Dolayısıyla, Filistin, Suriye, Mezopotamaya, İstanbul Boğazı, Çanakkale Boğazı ve Baltık çıkışları bir şekilde uluslararsılaştırılmalıdır. Filistin, Suriye ve Mezopotamya’yla ilgili olarak, Britanya ve Fransa’nın buraları uluslararası planda güvenceye alacağı anlaşıldı. Filistin’de Yahudi Ulusuna tanınacak yer savaşın en önemli sonuçlarından biri olacaktır. Bu, şimdi gerçekleri dile getirmeye gücümüzün yettiği bir konudur. Yahudiler, yüzyıllar boyunca gettolara hapsedilmişler ve toplumdaki en saygın makamların dışında bırakılmışlardır….Dolayısıyla, dünyanın fiziki ve tarihi merkezindeki bir yurt, Yahudilerin kendilerini doğru yerlerine oturtmalarını sağlayacaktır.”(**)

                  Değerli okurlarım, içeriğinin yanı sıra Mackinder’in üslubu’da dikkatinizi çekti mi? Ben Mackinder’in satırlarında; hem “dünyanın en büyük emperyal gücüyüz” hem de bir ulusun (Filistinlilerin) toprağını bir başka ulusa (Yahudilere) lütfederken “dünyanın en büyük hayırseveri’yiz.” edasını hissediyor, fark ediyorum.

                  Tıpkı İngiliz emperyalist şair Rudyard Kipling’in, 1899’da İngiliz Kraliçesi Viktorya’nın tahttaki 60. Yılı için yazdığı şiiri “White Man’s Burden”(***) yani (Beyaz Adamın Yükü)’nde olduğu gibi kanlı İngiliz emperyalizminin sırtındaki yük aslında dünyanın uygarlıktan yoksun bölgelerini “uygarlaştırmak”, varsa bir adaletsizlik veya ahlaksızlık (tıpkı Filistin de olduğu gibi) bunu gidermek, adaleti tecelli ettirmek ve ahlakı tesis etmek İngilizlere verilmiş bir “ilahi görev”idi. Bu uğurda süngülerle, toplu katliamlarla, hile ve yalanlarla hem uygarlaştırır hem de adaleti tesis ederlerdi.

                 Bu kibirli tavır, İngiliz İmparatorluğunun önde gelenlerinin ve onların Amerikalı kuzenlerinin içine işlemişti. Az gelişmiş, aşağı gördükleri halklara kıyasla Avrupa’nın Hıristiyan kültürünün dini üstünlüğünü ima ediyordu. İnsanlık dışı gördüğünüz ırklar ve halkların tepesinde efendi olduysanız, ahlaki açıdan vicdan azabı duymanıza gerek bile yoktu. Her şey elinizdeydi…

                 İngiliz ve Fransız emperyalistleri aynı zamanda yeni emperyal kazançlar elde etmek için her türlü dalavereye başvuran pragmatistlerdi ve Osmanlı İmparatorluğundan stratejik Filistin ve petrol zengini Irak’ı İngilizler; Suriye ve Lübnan’ı da Fransa savaş ganimeti olarak ele geçirmişti. Kürt Meselesi’de böyle bir ortamda ortaya çıktı.

                 Daha 1820’li yıllarda Fransa, İngiltere ve Rusya’nın Kürt ilgisi başlamıştı. Aslında sadece Kürtler değil, başta Ermeniler olmak üzere imparatorluğu oluşturan bütün unsurlar ile ilgilenmeye başlamışlardı.

                Bu unsurlar arasında yukarıda isimlerini saydığım devletler için Ermeniler herkesten önce geliyordu. 1878 Berlin Konferası’nda doğu’daki altı il’den yani Vilayet-i Sitte (Erzurum, Van, Mameret’ül Aziz (Elazığ), Diyarbakır, Sivas ve Bitlis)’den imparatorluğun Ermeni nüfusunun yoğun biçimde yaşadığı yerler olarak bahsedilmişti. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütekaresi’nin 24. Maddesinde de, Vilayet-i Sitte illerinden Türkiye Ermenistanı diye bahsedilmişti. Hovanisyan bu durumu :”Türkler yenilmişti, öyleyse Müttefikler, Ermenilerin adalet ve intikam isteklerini yerine getirebilirdi.”(****)diye anlatıyor. Ama bu illerde nüfusun büyük kısmını Müslüman Kürtler ve Türkler oluşturuyordu. Ermeniler, Doğu Anadolu’da “müslüman denizindeki adacıklar” halinde yaşıyorlardı. Anlaşılan aynen Filistin’deki durum söz konusuydu.

                İngiltere ve Fransa I. Dünya Savaşı öncesi ve esnasında aynen Araplara yaptıkları gibi Kürtlere de vaatlerde bulunmuşlar; Bedirhanlar gibi büyük ve nüfuzlu Kürt aileleri ile daima temasta olmuşlardı. Kürtlere de bir “Büyük Kürdistan” vaat edilmişti.

                Kaderin garip cilvesi Kürtlere vaat edilen “Büyük Kürdistan”da ve Ermenilere vaat edilen “Büyük Ermenistan”da daha harita üzerinde, doğu da pek çok vilayette çakışıyordu.

             

                 

                10 Ağustos 1920’de imzalana Sevr Barış Anlaşmasıyla ;

                Ermenistan (madde 88-93): Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecek (ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.)

                 Trabzon ve Erzurum’da, Ermeniler yaşıyordu ama halkın çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Van ve Bitlis te de Ermeniler yaşıyordu ama halkın çoğunluğunu Kürtler oluşturuyordu.  

                 Kafkasya’da bir Emeni Devleti teşkil olmuş ve Doğu Anadolu’daki bazı illeri kısa bir süre işgal etse de, Kazım Karabekir Paşa’nın dağıtmadığı Osmanlı 15. Kolordusu’nun ileri harekatıyla tekrar sınırlarına çekilmişti. Bu devlet daha sonra Bolşevik SSCB’ye katılacaktır.

                 Kürt Bölgesi (madde 62-64): İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki Kürt vilayetlerinde bir yerel yönetim düzeni kuracak; bir yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabilecekti.

                 Türkler, Mondros Mütakeresi ve Sevr Barış anlaşması ile itilaf devletleri tarafından işgal edilen Anadolu’yu verdikleri Milli Mücadele ile kurtardılar. Dolayısıyla Sevr Barış Anlaşması ile kurulmak istenilen sistem hiçbir zaman hayata geçmedi.

                Fakat eski imparatorluk toprağı olan Irak ve Suriye hala İngiliz ve Fransız işgali altındaydı. Her iki ülkede de hatırı sayılır bir Kürt Nüfus vardı. Aynı zamanda, İran da İngiliz işgali altındaydı ve önemli bir Kürt Nüfusu barındırıyordu. Pekiala buralarda ki Kürtlere bağımsızlık veya en azından bir otonomi tanınabilirdi. Her üç ülkede de İngilizlerde Fransızlarda; askeri, siyasi ve hukuki anlamda tam bir hakimiyete sahiptiler. Ama hiç birisi yapılmadı ve o günden bu güne değin Kürtler; “dünyanın devletsiz en büyük etnisitesi” olarak kaldı daha doğrusu bırakıldı.

                 Batılı emperyalistlerin bundan amacı; Kürtler’i bir taraftan kendilerine bağlı, medfun bir şekilde tutmak ve bir taraftan da bölge ülke ve halklarına karşı bir “koç başı” olarak gerektiğinde kullanmaktı. O tarihten günümüze, Kürt ileri gelenleri veya temsilcileri, “bağımsız bir devlet”e giden yolda batı hariciyeleri’nin ve istihbarat servisleri’nin kapısını aşındıra dururken bölge’nin diğer halkları ve bu halkaların devletleri de din kardeşi oldukları uzun bir geçmişi paylaştıkları Kürtlere kuşku ile yaklaşmakta ve tedbiren yine batılı silah şirketlerinin, hariciyeleri’nin ve istihbarat servisleri’nin kapılarını aşındırmaktan geri kalmamaktadırlar. Bu güne değin, gerek Türkiye de gerek İran da gerek Irak da ve gerekse de Suriye de kendilerine “devlet” vaat edenlerin peşinde Kürtler kan ve barut içinde yaşamaktadır. Yüz yılı bulan sürecin sonunda ise kayda değer hiçbir şey yoktur. Çünkü tarih; emperyalist ülkeler ile işbirliği yaparak “bağımsız” bir devletin kuruluşuna şahit olmamıştır.

 

 

 

 

 

 

(*)Israel Shamir,Why Palestine is Important (Filistin niçin önemlidir.)bkz.http://www.israelshamir.net/English/Why_Palestine.htm

 

(**)Halford J. Mackinder, Democratic Ideals and Reality:A Study in the Politics of Reconstruction (Demokratik İdealler ve Gerçekler: Yeniden Yapılanma Siyaseti üzerine bir Çalışma),1919, Londra, Constable&Co.,s.223-227

 

(***)Rudyard Kipling,The White Man’s Burden:The United States &The Philippine Islands (Beyaz Adamın Yükü:A.B.D. ve Filipin Adaları),1899,Rudyard Kipling’in şiirleri:Definitive Edition, Garden City, New York,Doubleday,1929.

 

(****) Samuel E. Weems, Ermenistan Terörist Hıristiyan Devletin

Sırları, s.55  

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yıldırım Özalp - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gölcük Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gölcük Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Gölcükspor Başkanı ve yönetimi başarılı mı?