SİYASAL VE DİNSEL RADİKALİZMİN VE FANATİZMİN KÖKENLERİ (4)

Değerli okurlarım; geçtiğimiz haftalarda, Avrupalı emperyalistlerin, I. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında İslam coğrafyalarında kendi istihbarat servislerini kullanarak oynadıkları ve bir kısım Müslümanlara oynattıkları oyunlardan söz ederek; günümüzde ki radikal dini ve siyasal hareketlerin sebebi olarak kronolojik biçimde ele almıştım. Bu hafta; tarih olarak daha fazla ilerlemeden, burada durup ; Arap Yarımadası’nda ve Ortadoğuda ki emperyalist oyunlar hakkında konuyu anlaşılır kılmak için daha detaylı bilgiler vermeye çalışacağım.

Kasım 1917’de, Rusya da ki Büyük Ekim Devrimi’nden sonra iktidara gelen Bolşevikler, Almanya’ya karşı İngiltere ve Fransa ile Rusya’nın ittifakını sona erdirdiler. Moskova’daki yeni Bolşevik Hükümetin ilk yaptığı işlerden biri de “gizli” Sykes-Picot anlaşmasını yani İngiliz – Fransız ittifakının yanında Türklere karşı savaşan Arapların aldatıldığını tüm dünya kamuoyuna açıklamak oldu. Sykes-Picot anlaşması, Arapların, Arap Yarımadası’ndaki geniş çöl toprakları dışında (henüz oralarda petrol olduğu bilinmiyordu) Arap dünyasının bağımsızlığa aç, en eğitimli en gelişmiş bölgelerinin (bu günkü Irak, Suriye, Ürdün), Avrupalı sömürgecilerin eline geçmesini sağlayarak 21. Yüzyıla kadar sürecek olan Batı’ya karşı güvensizliğin ve nefretin tohumlarını ekti.(1)

Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk yıllarda, Arap liderler

İbn-i Suud’un ve Şerif Hüseyin’in aldatılmış ve ihanete uğramış olmalarına rağmen, Arap kitleleri üzerinde istedikleri tarzda egemenlik sağlamalarını mümkün kılacak şekilde hala İngilizlerin desteğine bağımlıydılar. İbn-i Suud, Vahabiliğin lideriydi. İngilizler dini ve askeri bir figür olarak onun etkinliğini kullandılar ve Suud’un tüm Arabistan’ı, Türklerden almasını; parasını ödedikleri Bedevi Vahhabi paralı askerlerle sağladılar.

İbn-i Suud, Arapçada “kardeşler” anlamına gelen, İhvan adlı bir gurup savaşçıya liderlik ederek Arabistan’ın geniş çöllerinde kontrolü ele geçirmişti. Bunlar, Bedevi kabilelerden oluşan ve 1700’lü yıllara kadar giden bir geçmişi olan, İslamın son derece katı bir biçimini uygulayan, Vahhabi İslamını benimsemiş dini milislerdi.

1745 yılında Kur’anı radikal bir şekilde yorumlayan Muhammed bin Abdülvahhab, Türklerden, El Suud kabilesinin kontrolündeki Necd çölünde bir vahaya sığındı. Orada, kabile lideri Muhammed bin Suud zamanla, el-Vahhab’ın İslam’la ilgili katı görüşünü ve harfi harfine, herhangi bir yoruma, tefsire ihtiyaç duymadan uyguladığı kaideleri benimsedi.

Bin Suud’un savaşçılarıyla ittifak içindeki militan Vahhabilik, Umman’ın Şii bölgelerine, Katar’a, Kuveyt’e ve Bahreyn’e kılıç zoruyla yayıldı. Kırk yıl içinde Osmanlı Hilafeti’ne karşı savaşarak Yemen’i, bu günkü Suriye’nin çöl kısımlarını ve güney Irak’ı ele geçirdiyse de 1811’de Osmanlı’nın ileri askeri harekatı ile tekrar çöle savruldular.

“ Yaklaşık yüz yıl sonra İbn-i Suud, 1811’de Türklere geri vermek zorunda kaldıkları toprakları onlardan geri kazanmak için bu kez İngilizlerle beraber yeni bir “Haçlı Seferine” katılacaktı.” (2)

İbn-i Suud’un kumandası altındaki Suudi İhvanlar, kendilerinin dinin “arındırılması”na ve farklılıkların ortadan kaldırılarak “birleştirilmesi”ne adanmış olduklarını açıkladılar.(3)

O zamanlar Şerif Hüseyin’in Haşimileri en kuvvetli geleneksel Arap gücüydü, ancak Vahhabi Suudiler onları, onlarında Türklerden savaşarak aldıkları, Mekke ve Medine’den söküp attığında güçsüz kaldılar. İngilizler, daha sonra Emir Hüseyin’e

“merhamet” ederek oğulları Abdullah ve Faysal’ı, İngiliz kuklaları olarak Ürdün ve Irak’taki denetimlerinin başına geçirdiler.

“Haşimi prensleri, Ürdün ve Irak’taki Araplara, en azından, yabancıydılar ancak İngilizler ellerindeki en iyi kart olan din kartını kullandılar ve soylarının Hz. Muhammed’e dayandığını iddia eden Haşimiler vasıtasıyla Arap halkına karşı her türlü hareketlerini haklı çıkardılar.”(4)

Yukarıda “Acımasız bir Dostluk : Batı ve Arap Seçkinleri” isimli kitabından alıntılar yaptığım Filistinli tarihçi Said K. Aburiş, İslam’ın I. Dünya Savaşı sonrası batı karşısındaki durumuna ilişkin şunları söylüyor :”Dönemin siyasal liderleri meşruluk açısından İslam’a dayanıyordu ve tüm siyasal liderler İngiliz yanlısıydı. İslam, Arap liderlerin yönetimini, zulmünü ve yolsuzluklarını meşrulaştırmak için bir araçtı. Batı’ya göre İslam kabul edilebilirdi; kullanılabilirdi ve kullanılıyordu.”(5)

1919’dan sonra İngiliz imparatorluk modeli, acımasız, gerici ve kendilerine bağımlı Arap despotlar üzerinden sağladıklar kontrol aracılığıyla gayrıresmi bir gizli sömürgecilikti. İngiliz ve Fransız hegemonlar, bu despotların yeni kurulmuş sahte “Arap” devletleri üzerindeki yetkilerinin, tamamen arkalrındaki Londra ve Paris’e ait askeri güce bağlı olmasına ve dayanmasına çok önem veriyor dikkat ediyorlardı. Arap despotlar, İngiliz Milletler Cemiyeti Manda bölgelerinde veya İngiliz etki alanlarında bu ülkenin vekilleri gibi davranmaktaydılar. İngiltere onları hem bölgeyi hem de büyük petrol zenginliğini siyasi olarak kontrol altında tutmak hem de Hindistan’a açılan yol olan Mısır’daki Süveyş Kanalı’na muhafızlık etmek amacıyla kullandı.

İngiliz ve Fransız emperyal rejimleri, hakimiyetleri altındaki Arap rejimlerinin yasal ve halkça benimsenmiş rejimler olmamalarına özellikle dikkat ettiler. Bunu yerine hükümdar olarak, yasal meşruiyet iddiası olmayıp küçük azınlıkları temsil eden, küçük bir diktatör gurup vardı. Tüm Arap Yarımadası’ndaki nüfusun yalnızca %20’sini temsil etmelerine rağmen, aşırı muhafazakar Vahhabi mezhebine bağlı Bedevileri aracılığıyla iktidarını kabul ettirmesi için İbn-i Suud’a, İngilizler para ve silah sağladı. Fransızlar’da; bu gün Lübnan olarak ayrılmış,kendilerinin Levant dedikleri bölgede ki; nüfusun %79’u Müslüman olmasına rağmen toplam nüfusun %21’ini oluşturan Hıristiyan Arap Maruniler’in bir azınlık yönetimi kurmasını zorla kabul ettirerek, Maruni olmayan herhangi bir kişinin yüksek göreve getirilmesini yasakladılar.(6)

Fransızlar keza Suriye de azınlığı oluşturan Nusayri mezhebinden gençleri kendi kurdukları; Askeri Lise, Harp Okulu, Mülkiye ve Hariciye okullarına alır ve okuturken; Suriyeli Sünnilerin çocukları bu okullara kesinlikle alınmamıştır. Suriye’nin ordu, içişleri ve dışişleri’ndeki bütün memuriyetler Nusayri’ler tarafından doldurulmuştur. Zamanımızda iktidarda olan Beşşar Esad’ın 1970’de bir darbe ile gelen babası Hafız Esad’da Fransız Manda rejimi’nin Harp Okulu’ndan mezun bir subaydı.

İngiliz denetimindeki Irak’da ise nüfusun büyük çoğunluğu İslam’ın Şii Mezhebindendi. Tahmin edeceğiniz gibi İngilizler, azınlıktaki Sünnilerden çıkan yönetici despotları destekledi, korudu ve ön aldırdılar.

“Bu planlı “azınlıktakilerin hakimiyeti” stratejisi, Arap halklarının, halkın taleplerine duyarlı, hakiki, meşru, temsili hükümetler geliştirilmesi arzularının yerine; diktatörlerin, iktidarda kalmak için emperyal güçlerin desteğine bağımlı olmalarını sağladı.”(7)

Emperyal despotlar İslam’ı olabilecek en katı haliyle yorumladılar. Bunlardan hiç birisi Suudi Arabistan’daki Vahhabilerden daha baskıcı değildi.İslam adına uyguladıkları bu baskı, için için kaynayan bir öfke dalgası yarattı.

Suudi Vahhabi anlayışına bir örnek bizi de ilgilendiren verebilmek için bu ülkenin yarı resmi haber organı “Ukaz” da 2019 Mart ayı’nın son haftası içerisinde yayınlanan iki yazıdan bahsedeceğim.

İlk makale’nin yazarı; Hani ez-Zahiri ve makalesinin adı da “ DEAŞ’ın İlk Devleti 1299-1923”

Ez-Zahiri, makalesine şöyle başlıyor :”Daha önce makalelerimde sürekli El-Bağdadi’nin devletinden, DEAŞ’ın ikinci devleti diye bahsettim. Çünkü DEAŞ’dan önce kurulmuş; suçları, katliamları ve hatta yıkılışından sonra askerlerini tıpkı fareler gibi Arap Dünyasından çekme aşamalarından geçen bir devlet vardı. O, kendini sahte bir şekilde Osmanlı Devleti olarak tanıtıyordu, gerçekte DEAŞ’ın birinci devleti idi.”(*)

İkinci makale’nin yazarı aynı zamanda gazetenin Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı Halid Abbas Taskendi ve makalesinin adı da”Yeni Osmanlı, atalarının imparatorluğunda ne arıyor?”

Halid Abbas Taskendi, Osmanlı Devleti ve Hanedanı aleyhine pek çok batılı kaynaktan alıntı yaptığı makalesini; Türklerin, İslam’ı gerçek anlamda benimseyemediklerini ve eski putperest inançlarının kalıntılarıyla karışık bir iman ile tarihlerini sürdürdüklerini belirtiyor.”(**)

Değerli okurlarım haftaya yine I. Dünya Savaşı galiplerinin miras olarak bıraktığı Filistin Meselesi ile Kürt Meselesi’ni ele almaya çalışacağım.

Robert Lacey, The Kingdom: Saudi Arabia and the House of Saud, Avon Books, New York, 1983, s.124-127

Jean Charles Brisard ve Guillaume Dasquie, Forbidden Truth,2002, NationBooks, New York, s.64-65

Wilfred Thesiger, Arabian Sands, Penguin, 1991, s.248

Said K. Aburiş, A Brutal Friendship:The West and the The Arab Elite (Acımasız bir Dostluk:Batı ve Arap Seçkinleri), Londra,1998, St Martins’in Griffin, s.57

A.g.e

A.g.e, s.14-16

A.g.e, s.13-14

(*/**) UKAZ’ın İngilizce nüshasından çevrilmiştir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yıldırım Özalp - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gölcük Gündem Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gölcük Gündem hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (533) 945 43 00
Reklam bilgi

Anket Gazi Ortaokulu alanına ne yapılmalı?